26 Temmuz 2010 Pazartesi

şurda sınava 10 dakika kalmıştı,
ellerim titremeye başladı, hapa lanetler yağdırdım,
be adam şurda sınava 10 dakika kalmıştı,
ne halta çıktın sen !
yine aynı mesele,
iyi rol yapabiliyormuyum bilmiyorum...
sınav bitti ama düzelmeyen şeyler var,
bugün biraz daha iyi ?
eh rüyada silahla vurulmak insana bi güç veriyor canım
hem de ölü taklidi yaparak hayatta kalmaya çalışmak :)
iyi rol yapabiliyormuyum bilmiyorum...
ve şurda sınava 10 dakika kalmıştı ki :
o anda insan düşünmesi gereken en saçma şeyimi düşünür ?
düşünür işte... ben de neden elbisemi giymedim diye düşündüm ve
neden saçım tepemde at kuyruğu diye düşündüm...
şanssızlığıma ve hapa lanetler okudum
çünkü hala ellerim titremekteydi !
sınava 10 dakika kalmıştı
sen gittin ben de sigaramı süngerine kadar içmeyi kestim
yitirilen bir nefes duman ve birkaç söz kalmıştı
ve ben kendime lanet ettim.

http://fizy.com/#s/1k9qaj

6 Temmuz 2010 Salı

en güzel şey


sun on my side

ben bugün güzel bi şarkı aradım

yaşarken bana eşlik etsin diye.buldum.mutluyum

http://fizy.com/#s/1jc81y

What was here now is gone
Up and down, like everyone
Walked the earth in lonesome cry
But when the sun comes up
When the sun comes up
It will be on your side
It will be on your side

To the song of wheels
All demons die
Rays of joy, they multiply
Harmony, you will be my bride
But when the sun comes up
I'll let out last breath
And slumber softly into the death

My half-breed odyssey
Your orphan prophecy
Our destiny we will not hide
When the sun comes up
When the sun comes up
It will be on your side
It will be on our side

When the sun comes up
I'll let out last breath
And slumber softly into the death

piece of mirror
















5 Temmuz 2010 Pazartesi

Zaman, ne zaman yenilr?


Subat 2007

Zaman, ne zaman yenilir?

Hikaye:MURAT UYURKULAK
Karşılıksız aşklara dair sayfalar dolusu külliyat, aslında sadece zamana, zamanın azlığına, zamansızlığına yakılmış birer ağıt… Savaş da ona ait, barış da… Hasret de, vuslat da… Kader de kehanet de… Göbek kesen el de, göz kapatan el de… Zaman… İçinden geçerken dışına çıktığımız mekân, yakalarken kaybettiğimiz imkân, ne zaman söylense doğru çıkan yegâne yalan…
Bana sapladığın bıçağı kahkahaya çevireceğim…
Kegome Kegome - Bir rembetiko şarkısı
İnsan can düşmanına âşık olur mu?
Müstakbel katiline deliler gibi tutulur mu?
Kendisine nişan almış, alnından mıhlamaya hazırlanan sevgilisinin penceresinin altında serenatların en güzelini yapar mı?
Üzerine tam gaz gelen kamyon şoförüne, yolun tam ortasında durup, ateşli öpücükler yollar mı?
Zehir dolu bir bardağı, içinde ab-ı hayat varmışçasına, coşkuyla başına diker mi?
Açlıktan ölmek üzereyken, mükellef bir sofranın yanından ruh gibi, körce geçip gider mi?
Tepesine fosfor bombaları yağdıran bir uçağa çocuklar misali coşkuyla el sallar mı?
Bütün kelimelerini hızla yok eden kocaman, kötü kokulu bir silgiye, bilinmez bir dilden, hiç okunmayacak şiirler düzer mi?
Bu tuhaf görünen, ama hiç de öyle olmayan soruların tek bir yanıtı var: Evet, yapar… Çünkü zaman…
Açın bütün kitapları, cümle lügatları, karşınıza hep o çıkacak… Hayata, dünyaya, insanlığa birazcık kafa yormuş herkesin esas meselesi, zaman… Sözgelimi karşılıksız aşklara dair sayfalar dolusu külliyat, aslında sadece zamana, zamanın azlığına, zamansızlığına yakılmış birer ağıt… Savaş da ona ait barış da… Hasret de vuslat da… Kader de kehanet de… Göbek kesen el de, göz kapatan el de… Zaman… İçinden geçerken dışına çıktığımız mekân, yakalarken kaybettiğimiz imkân, ne zaman söylense doğru çıkan yegâne yalan…
Ben de zamanla uğraştım yazdığım iki romanda… Zaten roman yazmak gibi delice, lüzumsuz ve ağrılı bir mesaiye girişmenin bizzat kendisi, zamana karşı koyma arzusunun sonucu değil miydi? Röportajlarda ‘geleceğe kalmak’, ‘eserleriyle kalıcı olmak’, ‘gelecek nesillere bugünden ses vermek’ gibi laflar gevelemenin başka ne sebebi olabilirdi?
Zamanın dehşetli akışını durdurmanın çaresini aradım umutsuzca… Bazen öfkeli naralar attım, onun karşısındaki acizliğimi görüp… Bazen alttan aldım, belki onunla bir orta yol buluruz, sulh oluruz diye… Zamanı alt etmek için yalanlar söyledim, kumpaslar kurdum, sinsi gülüşler takındım, kurlar yaptım, rüşvet zarfları hazırladım… Rezilleştim, düşkünleştim, pestil oldum yani… Lakin nafile… Ben zamana yükleneyim derken, o üzerimden zarif bir silindir gibi geçti, ne olduğunu anlayamadan yaşlandım, elimde iki tanecik romanla öylece kalakaldım…
Kalakaldığım o yerde, o daha az saçlı, daha az güçlü, daha yorgun ve bitkin olduğum yerde, kendi kendime son bir soru sordum: Zaman, ne zaman yenilir? Sorunun sıradanlığı ve imkansızlığı karşısında acı acı güldüm… Öyle acı gülerken, her nedense, önce kalbime, sonra kafama dokundum… Zamanın değirmeninde öğüttüğü, hem yaşamama hem ölümüme sebep o iki esaslı yerimden yardım diledim, bana bir ipucu vermeleri için yalvardım onlara… Birdenbire bir fısıltı yükseldi kalbimden: “Yaşa!” dedi… Bu kadar, tek kelime, bir tek emir… Sonra beynim girdi araya: “Unut!”
Şaşırdım, çok şaşırdım… Önce ne dediklerini anlayamadım… Sonra sanki bir perde kalkmaya başladı gözlerimin önünden… Yavaş yavaş bir gülümseme yayıldı yüzüme… On yılda yazdığım, uğruna hayatımı, sağlığımı, kalabalığımı harcadığım iki romanın veremediği cevabı, sadece bir anlık şefkatli dokunuş karşılığında, bir çırpıda vermişti işte kalbim ve beynim…
Kalbimin ve beynimin cevabını sizinle de paylaşmak isterim…
Zaman, ne zaman mı yenilir?
Zamanın sadece bize ait olmadığını anladığımız zaman…
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacak kadar âşık olduğumuz zaman…
Birbirimizle bütün saatleri kıskançlıktan çatlatacak kadar coşkuyla konuşabildiğimiz zaman…
Birbirimizin gözlerine korkmadan bakabildiğimiz zaman…
Zamanı unuttuğumuz zaman…
Zamanı değil, hayatı sevdiğimiz zaman…

4 Temmuz 2010 Pazar

BOUNDEDNESS IMPLIES COMPACTNESS IN REAL LIFE

zaman sınırlı olunca insanı tek bir düşünce alıyormuş : bu onu son görüşüm mü acaba? belki sondan bir önceki... gerçi ne fark eder?
böyle hiç olmadık zamanlarda aklına gelmek, bütün o kalabalık yalnızlıklarda gözleri dolmak ve diğerlerinin buna başka nedenler araması...çok acı !
hiç mi düşünmedin ?
hiç mi aklına gelmedi ?
nasıl bırakıp gidersin herşeyi ?
bütün bunları yakasından çekiştirerek söylemek isterdim. NE HALT ETTİN !
zaten senin ne olduğunu, ne ifade ettiğini anlamadık, bütün bunlara bi anlam getiremedik hatta uzun süreli olmadığı konusunda teselli edildik !
ne önemi vardı ?
başlamıştı işte herşeye bir milat mı lazımdı.milat aslında milat yaratanlardı.ki biz seninle daha bi umutluyduk, daha bi bağlı o yıllarca bağlı kalmaya çalıştığımız şeylere, hatta kendimize böyle bi gelecek çizmiştik, sonra kavgaya...
bi yerde nokta koymak gerekiyor, bi yere sırrını vermek ve ne bulursan ( çamur, kum vs. ) üstünü kapatmak...
ben 2.çoğul şahıs , sen 2.tekil şahıs
ben seni hep böyle hatırlayacağım bir de parkanla...

27 Mart 2010 Cumartesi

ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken...



ey kervancı, ey kervan!
leyla’mı nereye götürüyorsun,
leyla, canım ve yüreğim olduğu halde?
ey kervancı,
leyla’mı niçin götürüyorsun,
birbirimize yalnızken verdiğimiz sözlere tanrı şahitken?
ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken?

ey kervancı,
leyla’mı nereye götürüyorsun,
ey kervancı,
leyla’mı niçin götürüyorsun,

inancımın tamamı geçici dünyaya dair
aşkın kıvılcımları yaşamın kendisi olmuş
oysa yarin hatırası aşkın bir damlasından bile güzeldir
aşık olmanın ateşi yaşamdan daha özgedir

tanrım kalplerdeki sevgiyi daima o kalplerde bırak,
benim kalbimde bıraktığın gibi
ve
leyla ile mecnun efsane oldular
oysa bizim hikayemiz sonsuzluğa erişti

sen şimdi aşkımın tek göstergesisin
hüznümün, güzümden okunmayan hali
bu hüznün elinden hangi hallerdeyim bilmiyorsun
senden sonra var olmadım ben tanrı biliyor
kalbimin yapraklarını gör ve git
tufan gibi inşa et hüznün dallarını
gül idik, gülleri derip git
ki ben gül ağacıydım
tufanın ayakları dibinde oturan
vücudunun bütün dallarını
tabiatın hışmıyla kır

21 Mart 2010 Pazar

bugün newrozdur
bizim için, ülkemizdeki
kutsal olan tek bayramdır
ve bayram benim, senin, herkesindir ...

13 Şubat 2010 Cumartesi

Acem Kızı

şanova, kırşehirin uzak, sakin ama verimli arazileriyle şanı yürüyen düzlüğü..lakin yazın kışın eksik olmaz ayazı...gündüzün kuru sıcağına rağmen bastırıverir yağmur hava kararmaya başladımı kızlar eğlene eğlene toplarlar çirleri, kurutulmaya bırakılmış her çeşit meyveyi, sebzeyi kerpiç evlerin damlarından...bu kızlar içinde bir güzel vardır ki güzelliği, neşesi, gülüşü dillere destan...acem kızı şanıyla yürür çıkar şanovaya..en zifiri karanlık saçlar onda en süt beyazı ten...neşesine sebep bulunmaz kimi zaman fakat gülen gözlerinde hüznü görmekte ahir zaman işi...düğün dernek günlerinde çeker gözlerine sürmesini, bir de başında al yazması ...bilinirki kız bakar anneler yaşı gelmiş oğullarına ama acem kızının aklından geçmezki beğenilmek zira gönül bulmuştur eşini... ali, yiğit, çalışkan,dürüst köyün yetim, garip delikanlısı..babasından kalma bir karış toprak ekilmez satılmaz...napsın ali gider ırgatlık eder başlarının tarlalarında...şanovada dillere destan bir aşk yürür şanıyla...hergün ter dökerken toprağa sevgi de dökerler ... kendi toprakları gibi sürer ekerler...çünkü sevmek ortak bir dünya yaratmaktır, bu dünyanın devamı için çalışmaktır emeklerce...ali ve acem kızı olurlar iki göz, iki el, bir yürek...ali bir bakar, tebessüm eder, acem kızı karşılık verir, ali tekrar bakar acem kızı utanır bir daha bakarken eğer başını...zülfün telleri dökülür yazmasından...bir çift söz bir bakışla yaşarlar aşklarını...bu böyle devam etseydi yani onlar kavuşsa, mutlu mesut bir yastığa baş koysalar unutulup giderdi sevdaları...aşk kavuşamamaktır kurak iklimlerde ve öyleydi şanovada da...bize türküsü bir de sızı kaldı ...acem kızı uzak bir köye yüzünü dahi görmediği bir beye karı oldu...şimdi sorarsınız acem kızı da aliyi seviyordu neden itiraz etmedi diye...aşk eğer iki kişilik yaşanabilseydi, yeryüzünde herkes bir eşini bulmuş olurdu...aşkı bencilce yaşayanlar kazanabilir ve mutlu olabilirler...aşk bencillerin işidir...ali kavuşamadığı sevdasına ağıtlar döker hava kararınca şanovada..bir garip sazı bir kendisi kalmıştır şanovada bir de sevdiğinin dokunduğu şu kuru toprak...tabiat her bahar yardıma koşar... döker sularını kavuşamayan aşıkların ateşini söndürmeye...kadınlar gençlik aşklarını yıkarlar her bahar tokaçla vura vura hırsını ala ala bu mağara sularında...


türkünün yöresi : kırşehir

kaynak : çekiç ali

sözler :


Çırpınıp da şanovaya çıkınca

Eğlen şanovada kal acem kızı

Uğrun uğrun kaş altından bakınca

Can telef ediyor gül acem kızı

Seni seven oğlan neylesin malı

Yumdukça gözünden döker mercan

Burnu fındık ağzı kahve fincanı

Şeker mi şerbet mi bal acem kızı



yorum için tavsiye ettiklerim : ayşegül ( güzelleme 3)

okan murat öztürk

neşet ertaş













30 Ocak 2010 Cumartesi

Gürcü Müziğine Giriş - Tusuri Satripialo







Müziğin birleştirici rolüyle...



Yaşasın halkların kardeşliği !



ve bu söylevin can bulmuş hali Kardeş Türküler den Vedat Yıldırım ın yorumuyla

Tusuri Satripialo

kırık dökük bir halk ezgisi

BGST albümünde dinledikten sonra karşıma SONBAHAR filminde çıkmıştı. Filmin kahramanı arkadaşıyla kafaları çekerken fonda Gürcü kadınlardan bu şarkı çalmaktaydı. Albümde de iki versiyonu var hepside güzel aslında ezgi güzel olunca hepsi ayrı bir tat gibi geliyor bana...



tu ase turpa ikavi

rad ver gamçnevdi iao

imad rom sikuvarulistvis

guli ar gamiğiao

ahla shva neba ver vnahe

alersit gamağviao

tkbiladats mai kurkura

kalta zed damartziao

...

madem böyle körpe idin neden fark edemedim seni

neden böyle bir sevgiye yüreğimi açmadım

bir yol var mıydı seni sevmekten başka

sen ki şefkatle uyandırdın beni

tatlı dille fısıldadın kollarına aldın beni

...

Gürcü müziğine dair keşfettiklerim devam edicek...

böyle başlamak istedim temeli olması bakımından.



Milan Kundera Kalıntıları



En güzel anlar,

bir rüyanın, o yeni filizlenen başka bir rüyada uyanırken,

hala devam ettiği anlardı.

...

Şimdi birşeyi anlıyordu:

tüm hayatı, terkedilmiş bir telefon kulübesinde

hiçbir yeri arayamacağı bir telefon ahizesi önünde

bekleyişten ibaret olmuştu.

Şimdi önünde bir tek yol vardı:

terkedilmiş kulübeden çıkmak

çarçabuk çıkmak.

...

Fakat onu tehlikeye doğru iten yalnızca suçluluk duygusu değildi.

Yaşamı yarım-yaşam, insanları yarım-adam

haline getiren korkaklıktan nefret ediyordu.

Terazinin bir kefesine yaşamı,

diğerine ölümü koymak istiyordu.

Her davranışının, daha da iyisi, yaşamının,

her günün, her saatinin, her dakikasının

en yüce ölçüt olan ölümle ölçülmesini istiyordu.

Bu yüzden sıranın başında yürümek,

uçurumun üstündeki ipte yürümek,

başının çevresinde mermilerin halesini taşımak

ve böylelikle herkesin gözünde yücelmek ve sonsuz olmak istiyordu,

ölüm gibi sonsuz...

...

Özgürlük

ana babaların reddildiği ya da gömüldüğü yerde değil,

olmadıkları yerde başlar.


Milan Kundera yaşam başka yerde derken aslında bir yerin tasvirinden çok oraya ulaşırken atlatılcak badirelerden bahsediyor kitapta. Hayata bakıldığı zaman aslında hep o ''başka yere'' gitmek istiyoruz. Dolayısıyla, sonsuzluk kavramına ölümün yanına bir de başka yerdeki o yaşamda ekleniyor ya da değişen yaşamların sayısı sonsuza varıyor ölümle birleşince.

Kitabı şöyle hatırlıyorum: o başka yere giden bi trene binmişsiniz-upuzun bir yolculuk- ve oraya ulaşmak için yani bir gereklilikten dolayı vazgeçmeniz gereken birşeyler var...

bunların başında korku geliyor.Şöyle ki korku da bizim sığındığımız sıcacık tutan kara bir palto...üzerimizden çıkaramıyoruz... özgür olmak içinde üşemek gerekiyor...


Kitabın bana en çok seslendiği yere geliyorum...

bana benim mutluluk tanımımı verdiği yere!


''En güzel anlar,

bir rüyanın,

o yeni filizlenen başka bir rüyada uyanırken,

hala devam ettiği anlardı.''


ve benim için yaşamın olduğu başka yer bütün bu güzel anların birleştiği yer


Kız bir rüyadan uyanıvermiş,

ama oğlanın kurguladığı başka bir rüyaya düşüvermek

derdiymiş...


dud için...

23 Ocak 2010 Cumartesi

SEVDADIR




Göğü kucaklayıp getirdim sana
kokla
açılırsın

solmuşsun
benzin sararmış
yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün
öyle bükük bakma bana
çam kolonyası getirdim sana
kentli dağlıların haklı sevdasını
bolu ormanlarından çarpan bir koku
sanki köroğlunun ter kokusu
aman kokusu, billah kokusu
canlarım, canım benim
üzme kendini bu kadar
sana umudu öğretmeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne kadar geniş
ne kadar dar
Dur
akıtma gönlüm yaşını
gözünden öpecek bir yer bırak
oy bana en yakın
bana en uzak
sevgili yar
Hasretine vur beni
Giyecek çamaşır getirdim sana
adettir diye değil, sevdim diyedir
bağışla, eski biraz
bedenim uygundur diye bedenine
elimle yıkadım, ütüledim
elma ağacında kuruttum
Günler sarmal bir yay gibi
bunu unutma
Bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
bunu unutma
Seni ben her yerinden öperim
bunu unutma
kadere inansaydım
sana inanırdım
Düşürmem sigaramın ucundaki külü ben

öyle kırık bakma bana
Caddeler nasıl da genişliyor
sana bunu söyleyecektim
Bileyli bir makas vardı yanımda
sana bunu söyleyecektim
Hadi kes büyüyen tırnaklarındaki kiri
sana bunu...
Oyy nasıl söyleyebilirim
deliren sevdamızın kısrak huyunu
Elimi tut
tuttururlar, o kadarına izin verirler
kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu
Bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız

sen içerde
Ben dışarda...
Oyyy mahpusluk mahpusluk...

Arkadaş Zekai ÖZGER

22 Ocak 2010 Cuma


bir şenlik hatırası

6 mayıs 2009

bir şiir

YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa...

Bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bin kez budadılar körpe dallarımızı
bin kez kırdılar.
yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz
bin kez korkuya boğdular zamanı
bin kez ölümlediler
yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.
yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık
törenlerle dikilirdik burçlarınıza.
türküler söylerdik hep aynı telden
aynı sesten, aynı yürekten
dağlara biz verirdik morluğunu,
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz...

Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
ne tan atışı doğumların sevincine
ey bir elinde mezarcılar yaratan,
bir elinde ebeler koşturan doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün
zulüm biter.
menekşelerde açılır üstümüzde
leylaklarda güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler...

Şiirler doğacak kıvamda yine
duygular yeniden yağacak kıvamda.
ve yürek,
imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.
ey herşey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!
Adnan YÜCEL

bir duygu

inadına yakmak sönen mumları

inadına yaşamak

inadına çalışmak

inadına sarhoş olmak

inadına sevmek en imkansızı...